Ocak 2008 Tarihinde Yazılmış Yazılar

İlk dönem bitti. 15 günlük bir tatil başladı. İlk yarıyılım ise beklentilerimin dışında seyretti diyebilirim. Başlangıçta üniversitede öğrendiğim öğrenci profili, yöntemler, teknikler vardı elimde, şimdi ise gerçek ile ideal arasındaki farkların yarattığı bir gariplik var. Gördüğüm şeyler, görmeyi beklediğim şeyler değildi aslında. Bazen çok karamsar şekilde dönmüş olsam da eve, birkaç öğrencimin gözünde gördüğüm pırıltı çok şeye değer yine de. Eh artık bir tatili hak ettik, sabahlayamadığım gecelerin acısını çıkarmak için hiç uyumasam diyorum 15 gün. Tüm öğretmen ve öğrencilere iyi tatiller… İyi dinlenin, bir dönemimiz daha var…

Teknoloji ilerledikçe eğitim materyalleri de yeni bir çehreye bürünüyor. Ülkemizde henüz tebeşirli kara tahtaların yerini kalemli beyaz tahtalar bile alamamışken yurtdışındaki bu tahtayı görünce içim eridi birden. Ben de istiyorum; tüm tahtalar böyle olsun istiyorum… Gerçi ben önce kalemli beyaz bir tahta istesem daha iyi sanırım. Çok mu şey istiyorum yani…

“Head and Shoulders Knees and Toes” en çok bilinen şarkılardan birisi Body Parts konusunda. Bu şarkıyı, hazırladığım şarkı sözlerini ve şarkıda adı geçen organların resimlerini içeren dosyayı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

Rar şifresi: depresifgunluk

Islanmadan yürüdüm bugün,
öylece bekledim ıslanmadım işte
beklemek geldi içimden
o ince parmaklı, o güzel kızı
hayalin düşe geldi birden aklıma
ayak izlerimizi aradım,
kırık minarenin ara sokağında
ne kadar ürkek, ne kadar ürkek basmışız taşlara
sanırım üşüdüm olacak biraz
elini tutmak geldi içimden,
yokladım ceplerimi bir bir
yoktu işte hiçbir yerde,
o ince parmaklı, o…
önüme çıkan ilk kalabalığa atasım geldi kendimi
bilsen nasıl yalnızım şimdi, bilsen nasıl…
Öylece dolaştım bir bir
ayak bastığımız bütün sokaklarda
şu kaldırımlar var ya,
ah şu kaldırımlar; pek kaldıramamış bizi
ama olsun biz bile kaldıramadık birbirimizi
önüme çıkan ilk parkta cay ısmarladım ikimize
gölgeni aldım karşıma, dertleştik biraz
elim pek varmadı telefona
arasamda, konuşmadan kapatıyordum nasılsa
‘aradığın kişi yok’ diyordun
konuşsam da, sussam da…
Saatlerce sustum ikimizin yerine
en çok senin yerine sustum sesimi
yağmur konuştu, ben sustum
ben sustum, yağmur konuştu
fazla susamadım,
sana benzeyen ilk kıza, selam veresim geldi
ama hiç bir kız sana benzemedi…
Sana benzeyen bir şeyler aradım,
odama ayak bastığımda
‘keşke birini olsun yakmasaydım’ dedim
yazdığın mektubun kalmış sadece
atmaya kıyamamışım herhalde
nasıl etkiledi beni, ah nasıl bir bilsen
en az ilk okuduğum kadar…
ne güzel başlamışsın mektuba
çok şiir yazdım ben,
ama hiç bu kadar güzel başlamadım
belkide kaçmalıyımdır sana benzeyen her şeyden
bir çiçekten belki, yada ne bileyim…
Ama boş ver…
Hep diyordun ya: ‘gözünde hüzün var’
ama gözümde nem görmemişsin
yoksa, yağmuru yar eder miydim gökyüzüne
şimdi biri viranesin, bir aşktan geriye kalan
ve onarılması imkansız olan…

Geçen gün bir yerde okuduğum kadarıyla FlyDVB Trio Ubuntu 7.04 ve üstü sürümlerde gayet güzel çalışıyormuş. E bunu duyunca durur muyum hemen Ubuntu’ya yer açacam diye saldırdım Harddisk’e. Dedim şu D’yi sileyim orası Ubuntu’nun olsun. Hemen D’de ne varsa E ve F’ye taşıdım. Sonra işte o büyük hatayı yaptım. Niye siliyosun ki Harddiski tamamen, Fat32 yap bırak de mi, yok tıkladım sağa “Mantıksal Sürücüyü Sil” dedim. E Windows da dünden hazır zaten, D’nin yanında E, F ne bulursa sildi süpürdü. Haydi… Bir tarafta C duruyor, diğer tarafta ham 180 GB alan. E tabi giden veriler içinde yılların birikimi var… Kurtarmadan olmaz. En hafifinden hızlıca NTFS formatladıktan sonra diski hemen veri kurtarma yazılımı arayışına girdim. İlk bulduğum yazılımı indirdim kurdum, yaklaşık 4 saat arama yaptı, tek bir dosya bulamadı. Hemen bir başkasını denedim. 2.5 saat arama yaptı, o da bir şey bulamadı. Umutlarım yavaş yavaş tükeniyordu ki bir yazılım daha buldum. İsmi GetDataBack for NTFS idi ve 30 dakika gibi bir sürede silinen hemen hemen tüm dosyalarımı buldu ve başarıyla kurtardı. Sadece ana dizinlerde bulunan pdf ve doc dökümanlarımı kurtaramadım ama onlar da hayati öneme sahip değil.

Diyeceğim o ki eğer sizin de bir gün ihtiyacınız olursa şiddetle tavsiye edeceğim veri kurtarma programı GetDataBack. NTFS ve FAT için farklı sürümleri bulunuyor ve açıklamasında Windows tarafından algılanamayan sürücülerden bile veri kurtarabildiği belirtiliyor. Veri kurtarmanız gerekiyorsa kesin deneyin.    

Bir İngilizce öğretmeni olarak aklımda sürekli bir soru dolaşıyor: İngilizceyi ne için öğretiyoruz? Ortaokuldan beri gördüğüm İngilizce derslerini düşünüyorum. İngilizceyi bir dil olarak değil hep bir ders olarak gördüğümü, bir dil olduğunu üniversiteye başladığım sene bir otelde çalışmaya başlayınca anladığımı hatırlıyorum. Özellikle bu dersle tanıştığım ortaokul yıllarımda İngilizce benim için hep kağıt üzerinde matematik çözer gibi dilbilgisi yapılarını formülleyip çözdüğüm,  değişmez ama bir o kadar da istisnası olan pek çok yapıyı ezberlemeye çalıştığım “sosyal fizik” gibi bir dersti. Öğretmen lisesine gidip bir yıl hazırlık okuduğum yılda da dudaklarını kıpırdatmadan İngilizce konuşan bir İngilizce öğretmenim vardı ve yoğun ağırlık dilbilgisi üzerineydi. İngilizceyi dinleme ve anlama konusunda yeteneğim vardı ama üretmeye geldiğinde bomboş bir sayfa gibiydim sanki. Ne zaman ki o otelde Aussie ve Kiwilerle iletişime girmek zorunda kaldım ve İngilizceyi ana kaynağından duyup onlarla anlaşmaya çalıştım, o güne dek öğrendiğim bütün dilbilgisi yapılarının dışında bir şeyle karşılaştım. Ve bu karşılaştığım “şey” bana okulda verilen “ders” değildi, bambaşka, eğlenceli, yumuşak ve esnek bir “dil”di. Ve dil iletişim kurmak içindi.

Bir dili konuşabilmenin o dilin gramer yapısını bilmekle aynı şey olmadığını çok iyi biliyorum artık. Ama dilbilgisi öğretmezsek, İngilizceyi nasıl öğreteceğiz? Üniversitede karşılaştığımız ve kullanmaya çalıştığım onlarca yöntem-teknik-metod’a bakıyorum.  Kullandığım ve kullanabileceğim sayısız materyale bakıyorum. Ve şimdi dönemin sonunda hedeflediğim ile ulaştığım başarı karşılaştırmasına bakıyorum. Ve sonuç:  İngilizceyi hedeflerim doğrultusunda öğretemiyorum. Gramer yapısını vermezsem öğrencilerim aşırı bir genelleme içine giriyor. Örneğin “I am” sanki hiç ayrılmazmış gibi “I am have got” kullanımlarıyla karşılaşıyorum. Konuşma aktivitelerine ağırlık verirsem, öğrenci başarısını ölçmek için kullandığımız yazılı sınavlarda, söylendiği gibi yazılan kelimeler buluyorum. Ve ileride SBS sınavına girecek olan öğrencilerimden konuşmalarının değil boşlukları doldurmalarının bekleneceğini düşündükçe yanlış yolda ilerlediğimi görüyorum. Ve hala kendi kendime soruyorum: İngilizceyi ne için öğretiyoruz? Bu sorunun cevabını bulduktan sonra sırada başka bir soru olacak: İngilizceyi nasıl öğretmeliyiz?   

yukarısı güneş ülkesi;
küflü hükümlerin adaleti
yedi ortalı bir çeşitkenar…
çelik bir azametle korunan tepe
üstünde solucanlar,
cömert dudaklar,
anarşi aşklar…

aşağısı duman ve sis;
destansı bir harmoni
yedi çehreli bir eşitkenar…
dalgın ve korunaksız bir bahçe
üstünde ağaçlar,
bilge uzun çınarlar,
akustik sevdalar…

yukarısı bilgiç
yukarısı bozgun
ve dinamit…

aşağısı berrak
aşağısı beşer
ve dinamik…

ey sevgili duy sesimi…yoksa!!!

Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi vardı avuçlarımda o gece… Hayallerim gözümün önünde dans etti… Düşlerimdi gökyüzünden bana göz kırpan, yıldızlar değil; yalnızlığımda… Oysa aşk iki kişilikti…

Çayım vardı; bir kupa elimde, diğer elimde ise o gece yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi… Çiseleyen yağmur bile ürpertemedi bedenimi; hayalin gibi… Bense yalnızdım; yokluğunda… Sadece yalnızdım işte bu aşkta, oysa aşk iki kişilikti…

Denizin dalgalarımıydı azan; içimde ki volkanlar misali… Oysa içim azdıkça, sustu dudaklarım… Ben sustum, bulutlar haykırdı isyanımı… Şimşekler vardı yüreğimde ürkütücü! Korkutan… Sadece ben duydum, ben hissetim içimdeki yalnızlığın sesini… Dudaklarım suskun, gözlerimde yaş… Sen ise sadece yoktun! Sadece yok! Oysa ölümdü tek başına yaşanan, aşk iki kişilikti…

Gökyüzü bir kızardı, bir kapkara oldu saçların gibi… Bak, o bile seni hatırlattı bana, gözlerinin karası gibi… Gözlerin gibi öfkeliydi yıldırımlar o gece… Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesiydi elimdeki, elimde hayallerim bile yitmişti… Umutlarımdı yanımda olan nicedir, hayallerim ve düşlerim… Ne zaman terk ettiler beni, hiç bilemedim… Sense sadece yoktun, SADECE YOK! Oysa yalnızlıktı tek başına yaşanan, aşk iki kişilikti…

Ellerimdeki yağmur tanesini bıraktım denize, özgürlüğüne kavuşsun diye… Büyüdü, büyüdü deniz oldu… Sonra deniz büyüdü büyüdü okyanus oldu… Okyanuslar geçilmez, dağları aşılmazdı ve kırılmış kalbim bir düşman gibi seni andı… Sense sadece yoktun… Sadece yok!

Bıraktım kalan son hayallerimi de özgürce gökyüzüne… Özgürce döndüler önce başımın üstünde sonra uçtular semaya… Bir öpücük kondurdum her birine, kokumu sana taşısınlar diye… Duydun mu?

Sen ise sadece yoktun bu aşkta, sadece yok… Bense, iki kişilik yaşadım bu aşkı, yorgun bir kambur gibi üzerimde, BİR BASIMA KATRAN GECELERDE! Senden kalan son hatıraydı, yüreğimdeki AŞKIM; onu da semaya bıraktım… ÖZGÜRCE! Geriye kalan sadece CAN kırıkları!..

HANİ, ÖLÜMDÜ BİR BAŞINA YAŞANAN, AŞK İKİ KİŞİLİKTİ?
yalan mıydı
L

1994 yılıydı… Her ortaokul öğrencisi Anadolu veya Fen Lisesine girmeye çalışırdı, dershaneler yaygınlaşmaya başlamıştı ama yine de fazla rağbet gören kurumlar değildi… Üniversite sınavı hala iki aşamalıydı… Bu şartların olduğu bir dönemde okulumuza gelen bir kurum bizi bir sınava tabi tuttu ve bu sınav sonucunda 4. olarak 1 yıllık bedava dershaneye gitme hakkı kazanmıştım… 1 yıl devam ettiğim dershanede, dersten çok başka konularla ilgilendik…

1999 yılıydı… Üniversite sınavı sadece ÖSS’ye indirgenmişti… Dershaneye gitmek artık okula gitmek gibi bir durum haline gelmişti… Başımdan geçen bir kaç ilginç olaydan sonra Lise 2′yi Yabancı Dil bölümünde okumama rağmen Lise 3′te Fen Bölümüne geçmiştim… Arayı kapatmak için bir dershaneye yazıldım… Yine bir kaç ilginç olayından sonra 5 haftalık sürenin ardından bu yararsız uğraştan vazgeçip Yabancı Dil bölümüme geri döndüm… .Ve dershanesiz bir öğrenci olarak üniversiteye girdim…

Nedir dershaneleri bu kadar yüce yaratıklar haline getiren?

1994 ile 1999 arasında geçen 5 yıl,ülkedeki tüm eğitim sistemini etkilemiş, okullardaki eğitim yetersiz görülmeye başlanmış ve dershanelerin altın çağı yaklaşmaya başlamıştı… Bugüne baktığımızda, yöneltilen tüm eleştirilere rağmen, dershaneler hala gözbebeği… Dershane olmadan herhangi bir okulun kazanılamayacağı inancı artık öğrencilerin yanında ebeveynlerin de iman ettikleri bir olgu haline geldi… İnanması biraz güç olsa da artık okullarımızdaki öğretmenlerimiz de bu inanca sahip… Bu durumda, dershanenin okulun önüne geçmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu… Okulun son aylarında bir şekilde rapor alınıp okul boşlanıyor, öğretmenler ve okul yönetimleri son sınıfta okuyan öğrencilere imtiyazlı davranıyor… Herşey üniversite için…

Yüksek Öğretimi tek başına bir meziyet haline getirip daha sonra da tüm genç nüfusu buraya yönlendirdik ve şimdi üniversite kapısında büyük bir kuyruk var… Bu kuyruk üniversite sonrasındaki KPSS gibi sınavlarda da karşımıza çıkıyor… Ve dershaneler bu kuyruklardan da kendine bir pay alabilmek için yelpazesini genişletiyor… Üniversite bitirilip hayata atılan büyük bir kitle de değişik kurumların kapısında bir meslek sahibi olabilmek için kuyruklar oluşturuyor… Yakında dershanelerin meslek eğitimi vermesi ve böylece üniversite mezunu olmaktan başka bir meziyeti olmayan pek çok mezuna çeşitli meziyetler kazandırıp iş gücü oluşturması da muhtemel…

Sınava endeksli eğitim dershaneleri yarattı ve dershaneler bundan en iyi şekilde yararlanmayı sürdürüyor… Bu sınavlar kalkmadıkça böyle süreceği de açık… Peki sınavın alternatifi nedir? Tartışmalarda hep “Ülkemiz şartlarına uygun biçimde” gibi bir cümle kurulur. Bizim ülkemizi diğerlerinden ayıran bu acayip fark nedir? Neden tüm dünyadaki uygulamalar bizim ülkemiz koşullarına uyumsuzdur? Dersane ve ÖSS gibi sınavların eğitimin önüne geçmesi mi uygundur ülkemiz koşullarına? Bitirirken sormak istiyorum: “Aranızda dersaneye gitmeyen var mı?”

İçimden kopup gelen bir korkuydu sana aşık olmak.
Dalgalarına kapılıp sürüklenmek bir sal gibi ufka doğru.
Bu yüzden gecelere gizlerdim gözlerinin eşsiz ışıltısını.
Geceleri dizelere gizlerdim sonra.
Saçlarından yola çıkardım sessizce.
Uzun ve yorucu bir yolculuk olurdu parmaklarıma.
Yumuşak dokunuşlarda alevlenirdi dudakların.
Dudakların İstanbul

Dudakların Çanakkale
Dudakların içimi ısıtan bir masaldı annemden dinlediğim.
Bütün bir gün seni seyredebilirdim.
Gözlerin gözlerimde yankılanırdı.
Gözlerim sessiz çığlıklarla gözbebeklerine koşardı.
Kaybolurdum.
Her defasında çekip çıkarırdın beni
acının derinleştirdiği dipsiz kuyulardan.
Beni “SENİN leştirirdin”.
Dudakların ateş, dudakların volkan gibi yakardı.
Ruhum yükselmek isterken ölüme,
her defasında beni çeker alırdın.
Dudakların alırdı beni, gözlerin alırdı.
Benliğim olurdun.
Yüreğim olurdun.
Gökyüzünden bir parçaydın sen.
En güzel maviden kesip almıştım seni.
O günden beri sonsuzmuş gibi meydan okuyup her kıyamete,
dilek yerine seni tutmuştum yıldız geçişlerinde.
Her seni dilediğimde daha çok senin olmuştum.
Uzaklardan, nehirlerden bir şarkı mırıldanıyor yalnızlık…
Soğuk gecelerden biri
Soğuk ve sensizlik dolu
Saçların, ellerin yok yanımda
Sensiz ölüm gibiyim…
Gözlerinin dokunduğu her yer acıyor bebeğim.
Biliyorsun sensin silemediğim aklımın en uzak köşelerinden.

05.11.2007

Şırnak / Gabar

Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar hakkında.