ABC, Lost dizisinin her türlü nanesini çıkarmaya devam ediyor ama gayet de iyi ediyor. Benim yeni rastladığım yeni bir nanesi de “Sawyer Lakapları”. İsminizi, boyunuzu posunuzu ve biraz da karakteristik özelliklerinizi giriyorsunuz ve Sawyer size bir lakap buluveriyor adadaki herkese yaptığı gibi. Siz de Sawyer lakabınızı edinmek için buradan buyrun. Merak edenler için benimki “Peachfuzz” :)
Şubat 2008 Tarihinde Yazılmış Yazılar
Steven Starry, Oklohama State University Sosyoloji mezunu bir İngilizce profesörü. Her ne kadar İngilizce Profesörü olmak için sosyoloji garip bir alansa da 17 yıllık bir öğretmenlik geçmişine sahip. Hem ilk ve orta öğretimde okullarda, hem de özel kurslarda “Business English” konusunda 17 yıl İngilizce öğretmiş. Youtube’da rastlayıp hemen abone olduğum bu öğretmenin hazırladığı “İngilizce Hata Düzeltme Teknikleri” konulu videosunu burdan paylaşmak istedim. Her ne kadar çok bilindik tekniklerden bahsetse de, bildiklerimizi tekrar hatırlamaktan zarar gelmez. Ama söylemem gerekiyor ki ben “Parmakları kullanarak düzeltme tekniği” konusunda çok çekinceliyim, çünkü benim öğrencilerime işlemiyor…
Dear Mr. President,
Come take a walk with me.
Let’s pretend we’re just two people and
You’re not better than me.
I’d like to ask you some questions if we can speak honestly.
What do you feel when you see all the homeless on the street?
Who do you pray for at night before you go to sleep?
What do you feel when you look in the mirror?
Are you proud?
How do you sleep while the rest of us cry?
How do you dream when a mother has no chance to say goodbye?
How do you walk with your head held high?
Can you even look me in the eye
And tell me why?
Dear Mr. President,
Were you a lonely boy?
Are you a lonely boy?
Are you a lonely boy?
How can you say
No child is left behind?
We’re not dumb and we’re not blind.
They’re all sitting in your cells
While you pave the road to hell.
What kind of father would take his own daughter’s rights away?
And what kind of father might hate his own daughter if she were gay?
I can only imagine what the first lady has to say
You’ve come a long way from whiskey and cocaine.
How do you sleep while the rest of us cry?
How do you dream when a mother has no chance to say goodbye?
How do you walk with your head held high?
Can you even look me in the eye?
Let me tell you ’bout hard work
Minimum wage with a baby on the way
Let me tell you ’bout hard work
Rebuilding your house after the bombs took them away
Let me tell you ’bout hard work
Building a bed out of a cardboard box
Let me tell you ’bout hard work
Hard work
Hard work
You don’t know nothing ’bout hard work
Hard work
Hard work
Oh
How do you sleep at night?
How do you walk with your head held high?
Dear Mr. President,
You’d never take a walk with me.
Would you?
Öyle uzun zamandır e-sosyallik dışında birşey yapmamışım ki, tatilde kendime şaşırdım. Okuldan döndükten sonra ertesi günün derslerini hazırlayıp yatana kadar bilgisayar başından kalkmadan ve aslında hiçbirşey yapmadan gecemi boşa harcamışım gibi hissederek geçirdim bir dönemi. Tatilde internetten, televizyondan, bilgisayar oyunlarından, derslerden, beni burda bağlayan herşeyden uzaklaşmak öyle iyi geldi ki anlatamam. Tekrar yaşadığımı hissettim, birşeyler yaptığımı hissettim…
Tüm akşamımı bilgisayar başında geçirdiğim son 5 ayda ne yaptığımı düşünüyorum ama yok sanki. Yaptığım hiçbirşey gerçek değil, hepsi sanal alemin birer parçaları… Gezdiğim bir sürü site, forumlarda yazdıklarım, bloglarda okuduklarım, üye olduğum sosyal ağlar, Facebook’tan rakı göndermeler. Yani çok şey yapmış gibi olup da aslında hiçbir şey yapmamış olmak: kendi tabirimle Tekno Tembellik…
Oysa tatilde eve gidip, eski dostlarla buluşup kahvede poker oynadığımda, aslında karşımdaki oyuncuların refleksleri olduğunu ve oyun stratejilerini bunlara göre belirlediğimi hatırladım. Ama internette uzun zamandır kimsenin tepkisini ölçemeden gelişigüzel pek çok oyun oynayıp, gelişigüzel kah kazanıp kah kaybettim… Ve kazanınca zevkini tadacak, hava atacak, kaybedince ise kızdıracak kimse yoktu yanımda… Yani oyunları gibi zaferleri de yenilgileri de sanal aslında bu alemin. Ve bu yüzden duygularımız da tembelleşiyor işte.
Ve farkedip en çok üzüldüğüm şey de çok uzun zamandır elime gerçek bir kitap alıp okumadığım oldu. Geçen onca zamanı blog postları, forum yazıları veya e-kitaplar okuyarak geçirdiğimi farkettim. Ama hiçbiri az sonra yapacağım gibi yatağına uzanıp, ellerinde tuttuğun gerçek kitabın sayfalarının kokusunu duyup kitabı hissederek okumanın verdiği hazzı vermiyor. Bir yandan kızıyorum kendime, teknoloji bağımlısı oldum gibime geliyor. Diğer yandan ne iyi diyorum, böyle serbest, sansürsüz(!) bir alanda pek çok okuyabiliyor ve yazabiliyorum. Hiçbir şey yapmadan pek çok şeyi yapabiliyorum. Bu dilemmadan çıkamıyorum bir türlü. Garip bir zamanda yaşıyorum, belki de o yüzden ben de bu kadar garipleştim sanki… Evet evet o yüzden olmalı…
İşte böyle reklamlar görmek istiyorum.
Bir gün Okur musun Bu Yazıyı?
Bir gün hayatımdan öldürürcesine çıkacaksın. Ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni… Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor. Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım. Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında… Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur, da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir. İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara. Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği.
Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi…
Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar