Mayıs 2008 Tarihinde Yazılmış Yazılar

İngilizce seviyesinin henüz düşük olduğu tüm yaş gruplarında, İngilizce öğretiminin değişmez parçası sanırım tekrar [repetition] olmalı. Her türlü kelime veya dil yapısının sunulmasının ardından, öğrenenler bu yapılar veya kelimelere odaklanmak ve pekiştirmek için bu [eğlenceli] denetimli etkinliğe ihtiyaç duyarlar. Seviye ne kadar düşükse, tekrar o kadar önemli bir rol oynar. Tekrarın en büyük özelliği, henüz cümle kuramamalarına rağmen, öğrencilerimin ne dediklerini düşünmek zorunda kalmadan, dili kullanabildikleri hissini yaşaması bence. Tabi ki “hadi ben söyledim siz de söyleyin” demek yetmiyor. Peki İngilizce öğretiminde tekrar nasıl yaptırılmalı?

İngilizce öğretiminde tekrar yaptırırken, ihmal edilmemesi gereken 3 temel basamak var.

İlki; öğretmenin kelime veya yapıyı söylemesi ve öğrencilerin bunu duyması. En önemli aşama olarak gördüğüm bu aşamada, öğrenciler ilk defa karşılaştıkları yapı veya kelimeleri girdi olarak doğru şekilde alabilmeliler. Bu aldıkları girdiyi kendi kendilerini içlerinden tekrar ederek, sözlü olarak tekrarın temelini de sağlamalılar.

İkinci aşamada ise toplu şekilde tekrar etme geliyor. Bu aşama, henüz tam olarak hazır olunmayan sözel eylemin bir alt basamağı. Bu şekilde tekrarı kullanarak, öğrencilerin çekingenliklerini üstlerinden atmalarını, eğer bir önceki basamakta problem yaşamışlarsa bu problemi hemen çözmelerini sağlaması bakımından önemli. Toplu şekilde tekrar bir miktar uzun tutulursa daha faydalı oluyor. Önce tüm sınıfla başlayıp, sonra sınıfın yarısı-diğer yarısı, sadece kızlar-sadece erkekler, beşerli gruplar vb. gibi çeşitli şekiller verilerek monotonluktan da kurtarılabilir.

Son aşama ise bireysel tekrar. Yukardaki tüm aşamalar başarıyla tamamlandı ve artık kişisel olarak tekrar aşamasının temelleri hazır. Rastgele seçilecek bir veya birkaç öğrenciye tek başına tekrar ettirerek etkinliği bitirebiliriz ve diğer yapı ve kelimelerimize geçebiliriz.

Tekrar aktivitelerinde dikkat etmemiz gereken birkaç şey ise şöyle sıralanabilir:

  • Öğretilecek kelimenin yazı formunun tekrardan önce mi sonra mı verilmesi gerektiği kafa karıştırıcı bir durum. Kendi tecrübelerimden yola çıkarsam, önce yazıp daha sonra söyleyip, en son tekrar yaptırmanın, önce tekrar yaptırıp en son yazmaktan daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Ama söylendiği gibi yazılmayan bir dil olan İngilzce’de, her iki türlü denemelerim sonucunda, öğrencilerimin yazım hatalarının tam olarak önüne geçebildiğimi söyleyemeyeceğim.
  • İlk aşamanın en önemli aşama olduğunu kesinlikle unutmamak gerekiyor. İlk kez karşılaştıkları bir kelime veya yapıyı yeterince duymaları için bir çok kez tekrarlamalı, öğrencilerin duyduklarından emin olmalıyız.
  • Öğrencilerin her tekrarından önce kelimeyi yeniden ve yeniden söylemeliyiz. Çünkü bir kez söyleyip pek çok kez tekrarlamalarını istediğimizde, öğrencilerin çoğu bizim söylediğimizi hatırlamaktan çok, en son duydukları şekliyle söylemeye eğilimli olacaktır. Bu durumda yakınındaki herhangi bir öğrencinin söylediği yanlış şekliyle tekrar edebilir ve bunu farkedememiz halinde yanlış haliyle öğreneceklerdir. İlk seviyelerde kazanılan bu hatalı formları ilerleyen aşamalarda düzeltmek gittikçe zorlaşır.
  • Öğrencilerin tekrara aynı anda başlaması ve aynı ritmde söylemeleri önemlidir. Aksi takdirde kimin ne dediği anlaşılmayan bir gürültü içerisinde kalabilirsiniz. Bunu sağlamak için [özellikle cümle tekrarlarının] bir ezgi yardımıyla veya parçalar [chunk] halinde tekrarlatma yöntemleri kullanılabilir.
  • Öğrencilerin yaş grupları tekrar etkinliklerinde çok büyük rol oynamakta. 4-6 sınıflar tekrar aktivitelerine büyük hevesle ve bütün ses ve nefeslerini kullanarak katılırken, 6. sınıf üzerinde özellikle de lise seviyesindeki öğrencilerinizden fısıltı şeklinde sesler duyabilirsiniz. [Daha önce çalıştığım özel kursta 35 yaş üzerindeki birkaç öğrencim tekrar etkinliklerinde genellikle dudaklarını bile kıprdatmazlardı.] Ama üzgünüm ki bu durumlarda onları nasıl ikna edeceğinize dair yöntemler veremeyeceğim.
  • Tekrar etkinliği, aynı şekilde devam ettirildikçe monotonlaştığı için sıkıcı bir duruma gelebilir. Bu yüzden söylenişi çeşitli şekillerde yapmak [kızgın, üzgün, rap şeklinde, melodili, yükselip alçaltma, fısıltıyla söyleme, sesi dalgalandırma vb.] etkinliğe ayrı bir renk katacaktır.
  • Unutulmaması gereken şey, tekrar etkinliğinin İngilizce öğretiminde vazgeçilmez bir unsur olduğudur. Bu yüzden göz ardı edilmemesi gereken en önemli etkinliklerden birisidir.

Herkese iyi dersler.

Nikotinsiz kendimi eksik hisseden ben ve benim gibi hisseden pek çok kişi için işkence sayılabilecek olan sigara yasağı bugün itibariyle uygulamada. Bundan böyle kamu hizmet binaları, koridorları dahil olmak üzere her türlü eğitim, sağlık, ticaret, sosyal, kültürel, spor ve eğlence yerlerinin kapalı alanlarında sigara içilemeyecek. Bu binaların bahçelerinde de [cami avlusu ve hastane bahçesi dışında] sigara içmek yasak. Ayrıca sigara reklamları da yasaktan nasibini aldı, aldık etrafta sigarayı çağrıştıran reklam bile göremeyeceğiz. Televizyonda sigara içilen filmler de izleyemeyeceğiz, olursa da buğulandırılır artık. Her türlü medya kuruluşu da ayda 90 dakikalık “sigaranın zararları” temalı yayın yapacak. Neyse ki kafe, lokanta ve barlar için tütüm yasağı 19 Temmuz 2009′da başlıyor.

Uymayanlara cezalar da gayet ağır. İzmariti yere atma 20Ytl. Yıllar önce bir yazı okumuştum, nerede hatırlamıyorum. Anlatan, sigara içilmeyen alanda sigara içtiği için ceza alıyor ama cezanın hangi kuruma ve ne şekilde ödeneceği belli olmadığından, Valilikten başlayarak pek çok kurumu gezmiş fakat gittiği tüm kurumlar “biz bunu almaya yetkili değiliz” diyerek geri çeviyorlar. Bu kez cezayı ödeme yeri belirlenmiştir umarım :)

The Guardian bile sigara yasağımızı haber yapmış ve başlığını çok manidar seçmiş. Evet, ben de gönülsüz bir Türk olarak yasağa kendimi adapte etmeye çalışacağım ama nasıl? Siz ne düşünüyorsunuz yasak hakkında, iyi mi oldu kötü mü?

{democracy:2}

Uzun zamandır beklediğim bir şey oluyor ve üniversite giriş sistemini değiştirme konusunda ciddi bir çalışma başlıyor sanki. MEB; bu konuda çalışmalara başlamış ve sınavı kaldırmadan, her öğretim yılı sonunda yapılacak bir sınav ve AOBP ile birleştirme ve en sonunda yine ÖSS’ye ekleme gibi şimdikiyle büyük farklılıklar göstermeyen bir sistemden söz etmişti. YÖK Başkanının yaptığı açıklamalar da çok net değil fakat tek ayaklı sınav en sonunda devrilecek gibi duruyor. Özcan’ın söylediği sistem anladığım kadarıyla şöyle işleyecek:

Önce değişik alanlar belirlenecek (Matematik, Fizik, Genel Kültür gibi) ve öğrenciler bu alanlar arasından 5 tanesini seçip bu sınavlara girecekler. Üniversiteler, hangi bölümlere hangi alanların puanıyla öğrenci kabul edeceklerini belirleyecek. Öğrenciler girdikleri 5 sınavın 3 tanesinden aldıkları puanlarla üniversitelere başvuracaklar. Ve üniversiteler bu puanlara bakarak öğrencileri kontenjanları kadarıyla kabul edecekler. En özü bu ama uygulama konusunda belirsizlikler kafa kurcalayıcı.

Mesela Özcan “Yerleştirme yine ÖSYM tarafından yapılabilir, ama Üniversiteler de yapabilir” diyor. Ama aslında çok önemli bir nokta bu. Eğer öğrenci kabul etme görevi üniversitelere verilecekse, üniversitelerin sadece puanlarına göre öğrenci kabul etmeleri beklenmemeli, üniversiteye seçim hakkı tanınmalı. Yoksa bu görevi üniversiteye yüklemenin bir anlamı kalmaz. Üniversitelere kendi öğrencilerini seçebilme hakkı verildiğinde ise bu sefer ülkemizin en büyük belası “torpil” tartışmaları çıkacak kesinlikle. Bu konuyu burada kesip daha sonra değinmek istiyorum. Açıklamalar üzerinden devam edelim.

Sınav yine tek mi olacak? Sorusunu Özcan “Tek ama istendiği zaman ve birden fazla girilebilen bir sınav öngörüyoruz” diyerek yanıtlamış. Asıl kargaşa burada başlıyor, mesela öğrencilere sınavlara 2’er kere girme hakkı tanıdık. Öğrenci zaten 5 farklı sınava girecek ve her birine 2’er kere girdiğini varsayarsak öğrencimiz 1 yerine 10 sınava girmiş olacak. Bir de sınavların okul açılmadan yapılacağını söylemiş Özcan. Ayrıca sınavların ya sadece Ankara’da ya da belirlenecek merkezi birkaç vilayette yapılmasından yana olduğunu belirtmiş. Ve bunları ardı ardına sıraladığımda sayın Özcan’ın belirttiği “Psikolojik Stres azalacak” tahmininin tam tersini seziyorum. En azından alırsak 5 ayrı sınav için harcanacak çaba, bunun yanında her sınavın başvurusu, eğer sınavın yapılacağı vilayette ikamet etmiyorsa öğrenci, en az 5 kez gidilecek, kalınacak farklı bir il… Tüm bunların bir de maddi yönü hesaba katıldığında, hem öğrenci hem de veli açısından stresin daha yoğun yaşandığı bir yıl görüyorum ben büyük resimde.

Sınav soruları nasıl olacak? Özcan, “Onu kaldıran konularda tüm sorular açık uçlu olacak” demiş. Açık uçlu sorular olacağı için Optik Okuyucular devre dışı kalıyor. Bu durumda kağıtlar tek tek okunarak değerlendirilecek demek oluyor. Bu sınavların değerlendirmesini hangi uzmanlar yapacak? Değerlendirmedeki objektiflik nasıl sağlanacak? Bu sınavlarda puanlama nasıl yapılacak? Ve bunun gibi yine bir çok soru geliyor aklıma ama uzatmayacağım yine.

En çok beğendiğim yön ise alan ve katsayı gibi gereksiz şeylerin sistemden elenmiş olması. O çok değerli olması gereken Meslek Liselerinin değeri geri verilir böylece. 15 yaşındaki bir çocuğa “mesleğini bugünden seç, ona göre ders vereceğiz” dayatması tarih olur. Ve çok uzun yıllar önce abimin meslek lisesinden mezun olup hukuk okuyarak çok başarılı bir avukat olması bugünkü gibi eski ve güzel bir hatıra olarak anılmak yerine nice kez tekrarlanabilir.

En sona kafamı en çok kurcalayan durumu bıraktım. Tüm bu sistemde yine Ortaöğretim Kurumunun yeri yok. Yine sınavlar var ve yine dersaneler olacak bu durumda. Tüm bu sınavlı mınavlı sistemler yerine sadece ortaöğretim performansına (bakınız not veya ortalama veya şu puan bu puan değil: PERFORMANS) ve öğrencinin ilgi ve yeteneklerine bağlı olarak yüksek öğretime geçilecek bir sistem düşünsek. “Diğer ülkelerde nasıl oluyor yahu?” diye bakıp bakıp kopya çekmek yerine, kendimiz baştan bir sistem yaratsak, bu sistemi ihraç etsek… Hiç mi eğitim bilimcimiz yok, hiç mi profesörümüz, uzmanımız, akademisyenimiz yok. Çok mu zor yoksa ben mi çok hayalperestim? Nedir?

Not: Çok acele yazdım, hatalar ve eksiklikler olabilir. En kısa zamanda üstünden tekrar geçeceğim, sizlerin katkılarını da bekliyorum.

Zaman uzatmış parmağını yüzüme, sadece boşluğu kucaklayacak kollarım bundan sonra. O büyük resim gözlerimin önünde işte, her yıl için iki şişe devirip unutmuşken sen, ben geçmişime dayanmış, ayaklarıma ha gayret diliyorum… Ve hala bilinmezlerin peşinden koşuyorum, muğlâkların satır aralarını okumaya, bu lisanı çözmeye, dilini dilime çevirmeye koşuyorum… Sen yeni öğrendiklerinle mutluluğu kokla, tenin yeni yabancı terlerle ıslansın, aklın bildiklerinden uzakta; ışığımı alıp gidiyorum ben, bir huzur sende bir rahatlama. Yeni hayatımı kurmak için bir boşluk arıyorum, sana yakın sana uzak herhangi bir yer diyorum, bulamıyorum. Geçmişime dolanıp geleceğimi yıkıyorum, ışığımı alıp gidiyorum. Yeni sarmaşıklar sarılmışken sana, çıplak bir sütun düşlerimi ayakta tutuyorum bir başıma. Arada çıkarıp başımı balkonumdan, yanıyor mu diye kokluyorum, yanıyor, yanıyorum… Benim derdim başka…

Duygusuzum işte yine, mutsuzluğumu arıyorum izlerinde…

Benim derdim başka, ışığımı alıp düştüm yollara…

Tanıyorum bu kokuyu, dalgakırana çarpıp dağılan suyu, yelkenlerin ıslığındaki rüzgârı, bu kordonu, bu bulvarı, bu hanı, karanlık sokakları, sıkıntıyı, hüznü, yalnızlığı, senle gidişimi, sensiz dönüşümü…

Işığımı aldım yeni kokulara bakıyorum uzaktan… Tanımadığım kokulara…

Işığımı aldım… Bildiklerime çok yakınım, uzağım bilmediklerimi unutmaya…

İtiraf et, seviyorsun hüznü kederi
Acı besler, uyandırır boş vermiş bünyeyi….

Göndermeyeceğim bir mektuba başlıyorum yine. Yine bir yola koyulmuş, saymaya başlıyorum kesik yol çizgilerini. Birleştirip upuzun bir beyaz şerit oluveriyor, sana çıkıyor yine sonu. Henüz terk etmemişken şehrimi, akılma düşüyor şimdiden bıraktığım sıcak ellerin. Rüya gibi her hatıra, her yaşantı bana. Ne bulduysa kaybetti gönül aşktan yana. Ağlama, değmez hayat, yazık gözyaşlarına… çalıyor fonda ve ben tüm gün kendi kendime bunu mırıldandığımı hatırlıyorum, gülümsüyorum. Biraz komik buluyorum, acıyorum nedense biraz da. Ne gündü ama! Umutlu uyandım gündüze, sonra canım sıkıldı, paniğe kapıldım, stres oldum, rahatladım ardından, sevindim, yine hayal kırıklığına uğradım, şaşırdım, üzüldüm, ağladım anlamsızca, sonunda yalnız kaldım, sevdiklerimle olduğumda da silinmedi kafamdakiler ve kabul etmişken her şeyi, mutlu oldum birden. Kahkahalarım gözlerimden taştı. Kavuştum sevgiye yine, yeniden. Önemsiz olmadığımı hissettim. Dilimden düşmeyen bu şarkının bulması gibi beni burada, tüm bunların da henüz bilmediğim ve belki de hiçbir zaman anlayamayacağım birer sebebi vardı. Ve hepsi seni taşıyordu üzerinde sevgili. Hepsinde sen barınıyordun en çok, sebep sen olmasan da.

Sensiz başlayıp devam eden ve tam ortasında yer ediverdiğin bu günüm şehrim gibi somutluğunun da geride kalmışlığıyla sürüyor işte. Anlayacağın sevgili, stoklardan kullanmaya başladım bile.

Yine şekersiz yudumladığım kahvem boğazımı yakıyor ve fark ediyorum ki ellerimde kalan tadından tat alıyor. Henüz kokun uçmadı üzerimden. Görsen, hala sıcaklığın ısıttığın ellerimde. Ve terk etmedi henüz gözlerime emanet ettiğin ışık beni. Görsen, ah bir görsen(!), kamaşırdı gözleri herkesin.

Sabaha başka bir iklime varmış olacağım sevgili. Güneş önce gözlerine değip, parladıktan sonra saçlarında, günüme doğacak ve aralanıverecek gözlerim seni saklayarak ve özleyeceğim güzel gözlerini daha o zamandan.

Eve çoktan varmış olmalısın. Uzatmış ayaklarını bilmem hangi filmi izlerken televizyonda düşünmüyorsan eğer beni, kulakların çınlasın. Aklındaysam şayet, düşsün ateşim yüreğine ve hisset(!) nasıl da seninleyim ben.

Artık uyumalıyım sevgili. Göz kapaklarım geçen geceden de kavuşamamışlığın ağırlığını barındırıyor kirpiklerinin arasında. Hem başka bir iklimin davetlisiyim sabaha, başka yüzlerin ve denizin. Hazırlanmalıyım. Üzülme sen, sakın! Yumduğumda gözlerimi, dopdolu olacağım seninle. Saklısın orda, üşüme…

Kaç zamandır yazayım yazayım diyorum ama yazamıyorum… Artık toptan bir üstünden geçmek lazım neler olmuşsa…

Okulumuzda açılan Intel Öğretmen Kursu [O da nesi diyenler buraya tıklayabilir] bitti. Grup Aysberg olarak yaptığımız “Maddenin Değişimi ve Tanınması” konulu Proje Tabanlı [ve bol Teknoloji Destekli] Eğitim çalışmamız şu adreste sergilenmekte…

  • 4 Mayıs Pazar günü KPDS sınavına ilk kez girmiş bulundum. Zor muydu; sanırım kolaydı ama içimde emin olamamanın verdiği bir huzursuzluk mevcut…
  • KPDS sınavı için gittiğim İzmir’i hiç sevmedim… Büyük şehir bana göre değil… Ama iki gün için bile olsa dostlarla görüşmek; özlem gidermek büyük keyif…
  • KPDS yetmedi bu pazar da ALES var beni bekleyen… Matematik çalışmak lazım biraz biraz…
  • Ehliyet kursuna başvurdum, Ağustos’ta ehliyetli olacağım umarım…
  • Bugün blogdaki videoları görüntüleyemediğim için farkettim ki youtube gene yasaklanmış… Yalama oldu gariban… Şimdi yine iş çıktı diğer video paylaşım sitelerinde bulup videoların adreslerini güncellemem gerekiyor…
  • PES 08 oynamaktan sıkıldım, EA şu işe el atıp Pro Street rezaletini telafi etmek için NFS‘nin yeni oyununu çıkarsa, fonu da Rihanna‘dan Shut Up and Drive ile süslese de biraz eğlensem diyorum…
  • Blog Ödülleri oy verme süreci sona erdi ama sonuçlar açıklanmadı… Daha da garibi ödüller açıklanmadı. Ne ödül ne derece beklediğim yok ama Blog Ödülleri diye başlatılan bir yarışma bittiğinde hala ödüllerinin belli olmaması garibime gidiyor ne yapayım
  • Ödüller açıklandı ama Vista Ultimate Edition’dan daha fazlasını bekliyordum açıkcası…

Sevgiler…

Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar hakkında.