Niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kurslarına giderler?

Buna benzer bir soruyu ben de daha önce sormuş ve hakkında bazı şeyler karalamıştım.  Bu soru çoğumuzun aklına gelen ve beyin fırtınaları yarattırabilen bir soru. Yani aslında ilginç olan soru değil, ilginç olan bu soruyu kimin sorduğu. Bu sorudan sonra bir de şu cümle kuruluyorsa aynı ağızdan durum daha da ilginç oluyor:

Öyle bir sistem var ki okulda öğrendiği bilgiden imtihan edilmiyor, onun dışında bir bilgiyle imtihana tabi tutuluyor.

Bunları söyleyen kim peki: Recep Tayyip Erdoğan. Yani iki dönemdir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı. Ülkenin Başbakanı böyle bir soru sorunca, benim de aklıma başka bir soru geliyor: “Bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı iktidardaki partinin bir mensubu değil miydi?” Öğrencilerin okulda öğrendikleri müfredatı, okullarda okutulacak kitapları, öğretmen kılavuz kitaplarını [diğer bir deyişle yıllık, günlük ve ders planlarına kadar bütün planları] tüm ülkede standart olarak hazırlayan birim Milli Eğitim Bakanlığı’ndan başkası değil. Bu durumda Milli Eğitim Bakanlığı, Ortaöğretim düzeyinde öğrenilmesi gerektiğine inandığı konularla şekillendirdiği müfredatını yetersiz buluyor olmalı ki onun dışında bilgileri yoklama ihtiyacı hissediyor yükseköğrenim için.

Tayyip Erdoğan şöyle bir soru sorarak devam etmiş:

Okullarımız yok mu, var. Bu okuldan mezun olan yavrularımız mezun olduğu zaman, niçin üniversiteye rahatça giremesin?

Evet, niçin giremesin? Çok güzel bir soru. İşin temeline inelim o zaman. Maddelerle şu sistemi bir inceleyelim:

  • İlköğretim seviyesinde sınıf tekrarı olmaması [yönetmeliğe göre olmasına rağmen uygulamada olmaması] bir nebze doğru bir karar olarak algılanabilir. Fakat, bu yüzden yeterli donanımı kazanamadan ortaöğetime devam eden öğrenciler sebebiyle ortaöğretimdeki genel kalitemiz giderek düşmekte.
  • Eskiden yüzüne pek bakılmayan düz liseler, Meslek Liselerine rağbetin azalmasıyla atağa kalktı, öğrenci sayıları arttı. Sınıf mevcutları çoğaldı.
  • Ortaöğretim Kurumlarında, Meslek Liselerinin önü uzun süredir tamamen kapalı olduğu için meslek sahibi gençler yetiştirmemiz neredeyse imkansız hale geldi. Benim zamanında sınav kazanılıp girilen meslek liselerine öğrenciler artık “Hiçbiryeri kazanamadı, bari meslek lisesine gitsin” diye gönderiliyor. Meslek Liselerinin önünün kapatılmasıyla etrafta Anadolu Lisesi, Fen Lisesi ve benzeri ortaöğretim kurumların sayısı olağanüstü arttı, bu artış bu kurumlara girişleri kolaylaştırdı, bu liselerdeki öğrenci kalitesi doğal olarak düştü.
  • Üniversiteye yerleşemeyen öğrenciler ÖSS sınavlarında sayıları her yıl katlanarak artan büyük kalabalıklar olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.
  • Üniversite sayısını artırarak çözüm bulunacağına inanan bir düşünceyle, üniversite sayıları da giderek artmakta. Bundan 10 Yıl sonrasında Lisans Mezunu işsizlerimiz büyük bir kaos yaratacak gibi görünüyor.
  • Ülkenin eğitim sorunları hiçbir zaman bir zeminde tartışılmadı, tartışılmıyor, uzmanlar eğitim konusunda hiçbir zaman söz sahibi yapılmıyor, danışılmaya tenezzül edilmiyor. Garip bir şekilde üniversiteler bilim yuvası gibi değil de Meslek Edindirme Merkezleri gibi görünüyor. Akademisyenlere gereken değer verilmiyor.
  • Milli Eğitim son derece plansız, programsız ve ani kararlarla düzenlenmeye çalışıldıkça, daha da kötüye gidiyor. Son örneğini daha birkaç gün önce yaşadık. Okulların kapanmasına 1 gün kala Ortaöğretim Kurumları Sınıf Geçme ve Sınav Yönetmeliği değiştirildi. Öğretim Yılı sonuna bir gün kalmışken, birdenbire değişime gidilmesi bu kadar mı acil idi, önümüzdeki yıl başında yayınlanırsa ne gecikecekti, ne aksayacaktı, veya neden ikinci dönemin başında veya ortasında değiştirilmedi de dönemin son gününde değiştiliyor belli değil.

Daha söylenecek çok şey var ama fazla da uzatmaya gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerini de ekleyerek yavaş yavaş bitirmek istiyorum:

Çok açık, net söylüyorum, Milli Eğitim Bakanımla konuşuyorum, niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kurslarına giderler? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Anlıyorum da, bu sistem nasıl oluşturulmuş? Bunu kaldırmaya kalktığınız zaman acaba hangi bariyerlerle karşı karşıya kalacaksınız?

Sistemin nasıl oluştuğu değil asıl sorunumuz, sorun olan yerler de son derece açık. Milli Eğitim Bakanı’na soruysanız sorunu öğretmenlere bağlamıştır. İşin ilginci bu öğretmenleri yetiştiren de, işe alan da yine Milli Eğitim Bakanlığı. Ayrıca, siz bu sorunu çözmeye gerçekten niyetliyseniz, biz öğretmenler sonuna kadar arkanızdayız. Ben çocuklarıma test tekniğini değil, branşım olan İngilizce’yi öğretmek istiyorum ve bunu sağlayacak doğru düzgün bir sisteme her zaman evet diyeceğim. Bariyeri ancak geçerliliklerini yitirecek olan dersaneler oluşturacaktır. Fakat bu bariyer çok güçlü bir bariyer olmasa gerek. ÖSS Sisteminin değişmesi konusunu çoktan takibe almışken, takip edilecek yeni bir gündem daha oluştu. Bu konudaki yeni açıklamaları dört gözle bekliyorum. Soruna yaklaşımın sadece bu sözlerle kalmaması, somut eylemlere dönüşmesi dileğiyle.

Uzun zamandır beklediğim bir şey oluyor ve üniversite giriş sistemini değiştirme konusunda ciddi bir çalışma başlıyor sanki. MEB; bu konuda çalışmalara başlamış ve sınavı kaldırmadan, her öğretim yılı sonunda yapılacak bir sınav ve AOBP ile birleştirme ve en sonunda yine ÖSS’ye ekleme gibi şimdikiyle büyük farklılıklar göstermeyen bir sistemden söz etmişti. YÖK Başkanının yaptığı açıklamalar da çok net değil fakat tek ayaklı sınav en sonunda devrilecek gibi duruyor. Özcan’ın söylediği sistem anladığım kadarıyla şöyle işleyecek:

Önce değişik alanlar belirlenecek (Matematik, Fizik, Genel Kültür gibi) ve öğrenciler bu alanlar arasından 5 tanesini seçip bu sınavlara girecekler. Üniversiteler, hangi bölümlere hangi alanların puanıyla öğrenci kabul edeceklerini belirleyecek. Öğrenciler girdikleri 5 sınavın 3 tanesinden aldıkları puanlarla üniversitelere başvuracaklar. Ve üniversiteler bu puanlara bakarak öğrencileri kontenjanları kadarıyla kabul edecekler. En özü bu ama uygulama konusunda belirsizlikler kafa kurcalayıcı.

Mesela Özcan “Yerleştirme yine ÖSYM tarafından yapılabilir, ama Üniversiteler de yapabilir” diyor. Ama aslında çok önemli bir nokta bu. Eğer öğrenci kabul etme görevi üniversitelere verilecekse, üniversitelerin sadece puanlarına göre öğrenci kabul etmeleri beklenmemeli, üniversiteye seçim hakkı tanınmalı. Yoksa bu görevi üniversiteye yüklemenin bir anlamı kalmaz. Üniversitelere kendi öğrencilerini seçebilme hakkı verildiğinde ise bu sefer ülkemizin en büyük belası “torpil” tartışmaları çıkacak kesinlikle. Bu konuyu burada kesip daha sonra değinmek istiyorum. Açıklamalar üzerinden devam edelim.

Sınav yine tek mi olacak? Sorusunu Özcan “Tek ama istendiği zaman ve birden fazla girilebilen bir sınav öngörüyoruz” diyerek yanıtlamış. Asıl kargaşa burada başlıyor, mesela öğrencilere sınavlara 2’er kere girme hakkı tanıdık. Öğrenci zaten 5 farklı sınava girecek ve her birine 2’er kere girdiğini varsayarsak öğrencimiz 1 yerine 10 sınava girmiş olacak. Bir de sınavların okul açılmadan yapılacağını söylemiş Özcan. Ayrıca sınavların ya sadece Ankara’da ya da belirlenecek merkezi birkaç vilayette yapılmasından yana olduğunu belirtmiş. Ve bunları ardı ardına sıraladığımda sayın Özcan’ın belirttiği “Psikolojik Stres azalacak” tahmininin tam tersini seziyorum. En azından alırsak 5 ayrı sınav için harcanacak çaba, bunun yanında her sınavın başvurusu, eğer sınavın yapılacağı vilayette ikamet etmiyorsa öğrenci, en az 5 kez gidilecek, kalınacak farklı bir il… Tüm bunların bir de maddi yönü hesaba katıldığında, hem öğrenci hem de veli açısından stresin daha yoğun yaşandığı bir yıl görüyorum ben büyük resimde.

Sınav soruları nasıl olacak? Özcan, “Onu kaldıran konularda tüm sorular açık uçlu olacak” demiş. Açık uçlu sorular olacağı için Optik Okuyucular devre dışı kalıyor. Bu durumda kağıtlar tek tek okunarak değerlendirilecek demek oluyor. Bu sınavların değerlendirmesini hangi uzmanlar yapacak? Değerlendirmedeki objektiflik nasıl sağlanacak? Bu sınavlarda puanlama nasıl yapılacak? Ve bunun gibi yine bir çok soru geliyor aklıma ama uzatmayacağım yine.

En çok beğendiğim yön ise alan ve katsayı gibi gereksiz şeylerin sistemden elenmiş olması. O çok değerli olması gereken Meslek Liselerinin değeri geri verilir böylece. 15 yaşındaki bir çocuğa “mesleğini bugünden seç, ona göre ders vereceğiz” dayatması tarih olur. Ve çok uzun yıllar önce abimin meslek lisesinden mezun olup hukuk okuyarak çok başarılı bir avukat olması bugünkü gibi eski ve güzel bir hatıra olarak anılmak yerine nice kez tekrarlanabilir.

En sona kafamı en çok kurcalayan durumu bıraktım. Tüm bu sistemde yine Ortaöğretim Kurumunun yeri yok. Yine sınavlar var ve yine dersaneler olacak bu durumda. Tüm bu sınavlı mınavlı sistemler yerine sadece ortaöğretim performansına (bakınız not veya ortalama veya şu puan bu puan değil: PERFORMANS) ve öğrencinin ilgi ve yeteneklerine bağlı olarak yüksek öğretime geçilecek bir sistem düşünsek. “Diğer ülkelerde nasıl oluyor yahu?” diye bakıp bakıp kopya çekmek yerine, kendimiz baştan bir sistem yaratsak, bu sistemi ihraç etsek… Hiç mi eğitim bilimcimiz yok, hiç mi profesörümüz, uzmanımız, akademisyenimiz yok. Çok mu zor yoksa ben mi çok hayalperestim? Nedir?

Not: Çok acele yazdım, hatalar ve eksiklikler olabilir. En kısa zamanda üstünden tekrar geçeceğim, sizlerin katkılarını da bekliyorum.

Yine benzer şeyleri düşünürken Youtube‘da kendi düşüncelerime rastladım. Daha önce Ne İçin İngilizce Öğretiyoruz diye sormuştum kendi kendime; şimdi de birileri yine benim gibi ne için öğretiyoruz, öğrencilerimizi neye hazırlıyoruz diye sormuş. Shakespeare 24.000 kelimeyle yazmışsa yazılarını, Eminem [belki biraz abartılı ama] 1.000.000 kelime kullanabilir diyor. Her gün sözlüğe eklenen yepyeni 1.000 kelimeyi vurguluyor. Çin’in nüfusu 1.3 Milyar olmuşken, Amerika’daki toplam öğrenci sayısından daha fazla başarılı öğrencisi vardır çıkarımını yapıyor. Bugün eğitim gören ortalama bir öğrencinin ilerde 10-14 meslek sahibi birden olabileceği kehanetinde bulunuyor. Geçmişin müzik kutularından, mp3 çalarlara, uzanıyor. Anında bilgiye ulaşabilme gerçeğine, çağımızdaki hızlı iletişim ağına, gerçeğinden daha gerçek gibi görünebilen sanal eğlence hakikatine, 21. yüzyılın en önemli becerilerinden işbirliğine parmak basıyor. Tüm bu olguları o yıllardır değişmemiş sınıf ortamının içinde hayal edebilirmisiniz? Bu video da geçmişin sınıflarından yola çıkarak bugün olması gereken sınıf ortamına yanaşıyor. Gerçekten de gelecek yeni beceri ihtiyaçlarıyla beraber geliyor. Peki biz bu becerileri öğretebiliyor muyuz?

Çizgi Elektronik ve AsNet Bilgi Sistemleri sponsorluğunda geleneksel hale gelen 23 Nisan etkinliklerinin üçüncüsünü düzenliyor.  İlköğretim öğrencilerinin nasıl bir okul, nasıl bir dünya ve nasıl bir 23 Nisan hayal ettiklerini anlatarak veya resmederek katılacakları yarışmada harika ödüller var. 20 Nisan 2008 tarihine kadar başvurulabilecek yarışmada resimler el ile çizilip tarayıcı ile dijital ortama aktarılacak ve e-posta ile yarışmaya gönderilecek. Katılım şartları şöyle:

• Etkinliğimiz İlköğretimde okuyan tüm çocuklara açıktır.
• Metinler 2 word sayfasını (Arial, 12 pt ve 1 satır aralığı) geçmeyecek şekilde hazırlanmalıdır.
• Resimler A4 formatına elle çizilmiş ve tarayıcı ile bilgisayara aktarılarak gönderilecektir.
• Başvurular sadece elektronik ortamdan 23nisan@cizgi.com.tr e-posta adresine yapılacaktır.
• Başvularda ad, soyad, yaş ve iletişim bilgileri net bir şekilde yer alacaktır.
• Her katılımcı, daha önceden herhangi bir yerde yayımlanmamış en fazla üç eseriyle katılabilir.
• Son katılım tarih ve saati 20 Nisan 2008′ saat 23:59 dur.
• Değerlendirmeler 21-22 Nisan’da Çizgi Elektronik tarafından, aktif ÇSG grubu üyelerinden seçilecek jüri tarafından yapılacaktır.
• Sonuçlar 23 Nisan 2008′de http://csg.cizgi.com.tr sayfasından açıklanacaktır.
• Konu dışı, suç teşkil edebilecek ve son katılım tarihinden sonra ulaşan çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır.
• Gönderilen çalışmalar için telif ücreti talep edilemeyecektir.
• Çizgi Elektronik, gönderilen çalışmaları, kendisine ait web sitesi ve/veya reklâm, broşür vb basılı materyallerde kullanma hakkına sahiptir. Çalışmaların kullanımından dolayı hak iddia edilemez.

Ödüller ise şunlar:

• 1 Kişiye Masaüstü Bilgisayar
• 3 Kişiye Dijital Fotoğraf Makinası
• 10 Kişiye MP3 Player
• 10 Kişiye USB Flash Bellek

Yarışma hakkında daha detaylı bilgi için burayı ziyaret edebilir; bir ilköğretim kurumunda çalışıyor ve yarışmayı öğrencilere duyurabilmek için bir görsel arıyorsanız buraya tıklabilirsinz.

Okuma [Reading] becerisi kuşkusuz ki öğrenimde en önemli becerilerden birisi. Okuma becerisi olmadan bir toplum içinde yaşamak son derece zor. Gerek kendi dilimiz Türkçe için gerekse öğretmekte olduğumuz dil İngilizce için bu dediklerimiz geçerli. Anadili İngilizce olan ülkelerde, çocuklara ilk olarak Sight Words öğretiliyor. Sight Words [Diğer adıyla Service Words]; İngilizce’de en çok kullanılan ve bilinmesi en gerekli olan kelimelere verilen isim. Her ne kadar 200-300 civarında kelime olsa da, bu kelimeler teknik terimler içermeyen günlük sözlü ve yazılı iletişimin %70-%80 kadarını işgal eden kelimeleri içeriyor. Bu yüzden ilköğretim seviyesinde çocuklara ilk öğrettikleri kelimeler bunlar. Ve bu duruma paralel olarak, Türkiye gibi İngilizce’nin yabancı dil olarak öğretildiği ülkelerde de ilk öğretilmesi gereken kelimeler bunlar olmalı.
Dolch Word List olarak anılan ilk liste 5 bölümden oluşuyor. Pre-Premier – Premier – First Grade – Second Grade – Third Grade olarak gruplanmış ve her grupta yaklaşık 45 kelime bulunuyor ve toplam 220 kelime içeriyor. Fry’s 300 Listesi ise 3 gruba ayrılmış, her grup 100 kelimeden oluşuyor ve toplam 300 kelime içeriyor. Her iki listeyi de içeren, hazırladığım PDF belgesini buraya tıklayarak indirebilirsiniz [Boyut: 56 Kb].
Bu kelimeler anadili İngilizce olan çocuklar için ne kadar önemliyse, İngilizce öğrenmekte olan bizim çocuklarımız için de o kadar önemli. Bu yüzden derslerimizde bu kelimeleri ne kadar çok kullanırsak ve öğrencilerimiz bu kelimelerle ne kadar çok karşılaşırsa, gerek okuduklarında gerekse duyduklarında İngilizceyi anlama ve kavramaları o kadar çok gelişecektir.

Avrupa Konseyi, 10 yaşında altındaki çocukları internetin zararlarından korumak amacıyla bir oyun sitesi kurmuş. Sitenin [ya da oyunun] adı Wild Web Woods. Oyun “Çocuklar için Çocuklarla Birlikte bir Avrupa İnşa Edelim” projesinin bir adımı. Oyunun hedefi çocuklara bilgisayar ve interneti, farkındalığı, özel yaşamı, insan haklarını ve daha pek çok mühim konuyu eğlendirerek öğretmek. Merak edip ben de biraz kurcaladım. Oyunun açılışında bilgisayarın ve modemin fişlerini prize ve ethernet kartını da modeme bağlayan çocuklar daha sonra oyun alemine giriyorlar. Kendilerine bir kullanıcı adı seçip ülkelerini ve yaşlarını girdikten sonra oyundaki karakterlerini oluşturan çocuklar oyunun ilk aşamasına geçiyorlar. Oyun klavyedeki ok tuşlarını kullanarak oynanıyor. Oyunun ilk aşamasında ilk görev yerde bulunan anahtarı alıp, ormanda ilerleyerek, karşılarına çıkan canavarlara dokunmadan ENTERTAINIA [Eğlencistan olarak Türkçeleştirilmiş] kapısına ulaşmak. Bu kapıya ulaştıktan sonra çeşitli jetonlar toplanmaya başlanıyor. Jetonlar toplandıkça çeşitli bilgilendirme ekranları çıkıyor. Mesela ilk jetonu aldığınızda

Rapunzel kaçırıldı mı? Hayır.

Olan şu; Rapunzel bütün gün bilgisayar oyunları oynadı ve bu oyunlar onda bağımlılık yaptı… İşte bu yüzden de hiç kuaföre gitmedi. Zavallı Rapunzel

diyen bir ekranla karşılaşıyorsunuz. Yeşil ve B şeklinde olan bu bilgi jetonunda oyunların kararında oynandığında iyi olduğu ama fazla oynamanın kötü sonuçlar doğurabileceğini anlatan kısa bir yazı beliriyor. “Oyun oynama tuzağına düşmemek için dikkatli olun” diye bir de nasihat veriyor. Ve bir de oyun jetonları var. Bunlar da kırmızı renkli ve G şeklindeki jetonlar. Bu jetona ulaştığınızda bir oyun a başlıyorsunuz. Oyundaki puanınızı gönderirken bir ekran daha belirip şunlar söylüyor:

Takma adınızı girebilirsiniz. Yaratıcı olun ve güzel bir taka isim bulun.

Ama sizden daha çok bilgi istendiğinde, özellikle adres ve telefon numaranız istendiğinde dikkatli olun. Bazıları internet oyunlarını kullanarak sizinle ilgili bilgi toplayıp size bir sürü reklam gönderirler.

Bundan sonrasını yazmayacağım ama şöyle kısaca fikrimi belirtecek olursam;

İçeriği çok aydınlatıcı olan bu site 7-10 yaş arası çocuklar için hazırlanmış olsa da; özellikle internet ve bilgi güvenliği konularındaki bilgilere etrafımda gözlemlediğim kadarıyla çok uzun zamandır internet bağlantısına sahip pek çok yetişkinin bile ihtiyacı var. Gerçi tamamen çocuklara yönelik hazırlanmış olsa da pek çok diğer konu yanında özellikle internet ve bilgi güvenliği konularında son derece önemli temel bilgileri içeren bu siteyi sadece çocukların değil internetle bir şekilde ilişkisi olan ve konu hakkında hala eksikleri olduğunu düşünen tüm yetişkinlere de önermeden edemeyeceğim. Ve tabi ki Türkçe dil desteği olması son derece önemli bir konu. Şöyle bir göz atmak isteyenler oyuna buraya tıklayarak ulaşabilir.

Steven Starry,  Oklohama State University Sosyoloji mezunu bir İngilizce profesörü. Her ne kadar İngilizce Profesörü olmak için sosyoloji garip bir alansa da 17 yıllık bir öğretmenlik geçmişine sahip. Hem ilk ve orta öğretimde okullarda, hem de özel kurslarda “Business English” konusunda 17 yıl İngilizce öğretmiş. Youtube’da rastlayıp hemen abone olduğum bu öğretmenin hazırladığı “İngilizce Hata Düzeltme Teknikleri” konulu videosunu burdan paylaşmak istedim. Her ne kadar çok bilindik tekniklerden bahsetse de, bildiklerimizi tekrar hatırlamaktan zarar gelmez. Ama söylemem gerekiyor ki ben “Parmakları kullanarak düzeltme tekniği” konusunda çok çekinceliyim, çünkü benim öğrencilerime işlemiyor…

İlk dönem bitti. 15 günlük bir tatil başladı. İlk yarıyılım ise beklentilerimin dışında seyretti diyebilirim. Başlangıçta üniversitede öğrendiğim öğrenci profili, yöntemler, teknikler vardı elimde, şimdi ise gerçek ile ideal arasındaki farkların yarattığı bir gariplik var. Gördüğüm şeyler, görmeyi beklediğim şeyler değildi aslında. Bazen çok karamsar şekilde dönmüş olsam da eve, birkaç öğrencimin gözünde gördüğüm pırıltı çok şeye değer yine de. Eh artık bir tatili hak ettik, sabahlayamadığım gecelerin acısını çıkarmak için hiç uyumasam diyorum 15 gün. Tüm öğretmen ve öğrencilere iyi tatiller… İyi dinlenin, bir dönemimiz daha var…

Teknoloji ilerledikçe eğitim materyalleri de yeni bir çehreye bürünüyor. Ülkemizde henüz tebeşirli kara tahtaların yerini kalemli beyaz tahtalar bile alamamışken yurtdışındaki bu tahtayı görünce içim eridi birden. Ben de istiyorum; tüm tahtalar böyle olsun istiyorum… Gerçi ben önce kalemli beyaz bir tahta istesem daha iyi sanırım. Çok mu şey istiyorum yani…

Bir İngilizce öğretmeni olarak aklımda sürekli bir soru dolaşıyor: İngilizceyi ne için öğretiyoruz? Ortaokuldan beri gördüğüm İngilizce derslerini düşünüyorum. İngilizceyi bir dil olarak değil hep bir ders olarak gördüğümü, bir dil olduğunu üniversiteye başladığım sene bir otelde çalışmaya başlayınca anladığımı hatırlıyorum. Özellikle bu dersle tanıştığım ortaokul yıllarımda İngilizce benim için hep kağıt üzerinde matematik çözer gibi dilbilgisi yapılarını formülleyip çözdüğüm,  değişmez ama bir o kadar da istisnası olan pek çok yapıyı ezberlemeye çalıştığım “sosyal fizik” gibi bir dersti. Öğretmen lisesine gidip bir yıl hazırlık okuduğum yılda da dudaklarını kıpırdatmadan İngilizce konuşan bir İngilizce öğretmenim vardı ve yoğun ağırlık dilbilgisi üzerineydi. İngilizceyi dinleme ve anlama konusunda yeteneğim vardı ama üretmeye geldiğinde bomboş bir sayfa gibiydim sanki. Ne zaman ki o otelde Aussie ve Kiwilerle iletişime girmek zorunda kaldım ve İngilizceyi ana kaynağından duyup onlarla anlaşmaya çalıştım, o güne dek öğrendiğim bütün dilbilgisi yapılarının dışında bir şeyle karşılaştım. Ve bu karşılaştığım “şey” bana okulda verilen “ders” değildi, bambaşka, eğlenceli, yumuşak ve esnek bir “dil”di. Ve dil iletişim kurmak içindi.

Bir dili konuşabilmenin o dilin gramer yapısını bilmekle aynı şey olmadığını çok iyi biliyorum artık. Ama dilbilgisi öğretmezsek, İngilizceyi nasıl öğreteceğiz? Üniversitede karşılaştığımız ve kullanmaya çalıştığım onlarca yöntem-teknik-metod’a bakıyorum.  Kullandığım ve kullanabileceğim sayısız materyale bakıyorum. Ve şimdi dönemin sonunda hedeflediğim ile ulaştığım başarı karşılaştırmasına bakıyorum. Ve sonuç:  İngilizceyi hedeflerim doğrultusunda öğretemiyorum. Gramer yapısını vermezsem öğrencilerim aşırı bir genelleme içine giriyor. Örneğin “I am” sanki hiç ayrılmazmış gibi “I am have got” kullanımlarıyla karşılaşıyorum. Konuşma aktivitelerine ağırlık verirsem, öğrenci başarısını ölçmek için kullandığımız yazılı sınavlarda, söylendiği gibi yazılan kelimeler buluyorum. Ve ileride SBS sınavına girecek olan öğrencilerimden konuşmalarının değil boşlukları doldurmalarının bekleneceğini düşündükçe yanlış yolda ilerlediğimi görüyorum. Ve hala kendi kendime soruyorum: İngilizceyi ne için öğretiyoruz? Bu sorunun cevabını bulduktan sonra sırada başka bir soru olacak: İngilizceyi nasıl öğretmeliyiz?   

Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar hakkında.