Niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kurslarına giderler?

Buna benzer bir soruyu ben de daha önce sormuş ve hakkında bazı şeyler karalamıştım.  Bu soru çoğumuzun aklına gelen ve beyin fırtınaları yarattırabilen bir soru. Yani aslında ilginç olan soru değil, ilginç olan bu soruyu kimin sorduğu. Bu sorudan sonra bir de şu cümle kuruluyorsa aynı ağızdan durum daha da ilginç oluyor:

Öyle bir sistem var ki okulda öğrendiği bilgiden imtihan edilmiyor, onun dışında bir bilgiyle imtihana tabi tutuluyor.

Bunları söyleyen kim peki: Recep Tayyip Erdoğan. Yani iki dönemdir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı. Ülkenin Başbakanı böyle bir soru sorunca, benim de aklıma başka bir soru geliyor: “Bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı iktidardaki partinin bir mensubu değil miydi?” Öğrencilerin okulda öğrendikleri müfredatı, okullarda okutulacak kitapları, öğretmen kılavuz kitaplarını [diğer bir deyişle yıllık, günlük ve ders planlarına kadar bütün planları] tüm ülkede standart olarak hazırlayan birim Milli Eğitim Bakanlığı’ndan başkası değil. Bu durumda Milli Eğitim Bakanlığı, Ortaöğretim düzeyinde öğrenilmesi gerektiğine inandığı konularla şekillendirdiği müfredatını yetersiz buluyor olmalı ki onun dışında bilgileri yoklama ihtiyacı hissediyor yükseköğrenim için.

Tayyip Erdoğan şöyle bir soru sorarak devam etmiş:

Okullarımız yok mu, var. Bu okuldan mezun olan yavrularımız mezun olduğu zaman, niçin üniversiteye rahatça giremesin?

Evet, niçin giremesin? Çok güzel bir soru. İşin temeline inelim o zaman. Maddelerle şu sistemi bir inceleyelim:

  • İlköğretim seviyesinde sınıf tekrarı olmaması [yönetmeliğe göre olmasına rağmen uygulamada olmaması] bir nebze doğru bir karar olarak algılanabilir. Fakat, bu yüzden yeterli donanımı kazanamadan ortaöğetime devam eden öğrenciler sebebiyle ortaöğretimdeki genel kalitemiz giderek düşmekte.
  • Eskiden yüzüne pek bakılmayan düz liseler, Meslek Liselerine rağbetin azalmasıyla atağa kalktı, öğrenci sayıları arttı. Sınıf mevcutları çoğaldı.
  • Ortaöğretim Kurumlarında, Meslek Liselerinin önü uzun süredir tamamen kapalı olduğu için meslek sahibi gençler yetiştirmemiz neredeyse imkansız hale geldi. Benim zamanında sınav kazanılıp girilen meslek liselerine öğrenciler artık “Hiçbiryeri kazanamadı, bari meslek lisesine gitsin” diye gönderiliyor. Meslek Liselerinin önünün kapatılmasıyla etrafta Anadolu Lisesi, Fen Lisesi ve benzeri ortaöğretim kurumların sayısı olağanüstü arttı, bu artış bu kurumlara girişleri kolaylaştırdı, bu liselerdeki öğrenci kalitesi doğal olarak düştü.
  • Üniversiteye yerleşemeyen öğrenciler ÖSS sınavlarında sayıları her yıl katlanarak artan büyük kalabalıklar olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.
  • Üniversite sayısını artırarak çözüm bulunacağına inanan bir düşünceyle, üniversite sayıları da giderek artmakta. Bundan 10 Yıl sonrasında Lisans Mezunu işsizlerimiz büyük bir kaos yaratacak gibi görünüyor.
  • Ülkenin eğitim sorunları hiçbir zaman bir zeminde tartışılmadı, tartışılmıyor, uzmanlar eğitim konusunda hiçbir zaman söz sahibi yapılmıyor, danışılmaya tenezzül edilmiyor. Garip bir şekilde üniversiteler bilim yuvası gibi değil de Meslek Edindirme Merkezleri gibi görünüyor. Akademisyenlere gereken değer verilmiyor.
  • Milli Eğitim son derece plansız, programsız ve ani kararlarla düzenlenmeye çalışıldıkça, daha da kötüye gidiyor. Son örneğini daha birkaç gün önce yaşadık. Okulların kapanmasına 1 gün kala Ortaöğretim Kurumları Sınıf Geçme ve Sınav Yönetmeliği değiştirildi. Öğretim Yılı sonuna bir gün kalmışken, birdenbire değişime gidilmesi bu kadar mı acil idi, önümüzdeki yıl başında yayınlanırsa ne gecikecekti, ne aksayacaktı, veya neden ikinci dönemin başında veya ortasında değiştirilmedi de dönemin son gününde değiştiliyor belli değil.

Daha söylenecek çok şey var ama fazla da uzatmaya gerek yok. Tayyip Erdoğan’ın şu sözlerini de ekleyerek yavaş yavaş bitirmek istiyorum:

Çok açık, net söylüyorum, Milli Eğitim Bakanımla konuşuyorum, niçin acaba öğrenciler üniversite hazırlık kurslarına giderler? Bunu anlamakta zorlanıyorum. Anlıyorum da, bu sistem nasıl oluşturulmuş? Bunu kaldırmaya kalktığınız zaman acaba hangi bariyerlerle karşı karşıya kalacaksınız?

Sistemin nasıl oluştuğu değil asıl sorunumuz, sorun olan yerler de son derece açık. Milli Eğitim Bakanı’na soruysanız sorunu öğretmenlere bağlamıştır. İşin ilginci bu öğretmenleri yetiştiren de, işe alan da yine Milli Eğitim Bakanlığı. Ayrıca, siz bu sorunu çözmeye gerçekten niyetliyseniz, biz öğretmenler sonuna kadar arkanızdayız. Ben çocuklarıma test tekniğini değil, branşım olan İngilizce’yi öğretmek istiyorum ve bunu sağlayacak doğru düzgün bir sisteme her zaman evet diyeceğim. Bariyeri ancak geçerliliklerini yitirecek olan dersaneler oluşturacaktır. Fakat bu bariyer çok güçlü bir bariyer olmasa gerek. ÖSS Sisteminin değişmesi konusunu çoktan takibe almışken, takip edilecek yeni bir gündem daha oluştu. Bu konudaki yeni açıklamaları dört gözle bekliyorum. Soruna yaklaşımın sadece bu sözlerle kalmaması, somut eylemlere dönüşmesi dileğiyle.

Uzun zamandır beklediğim bir şey oluyor ve üniversite giriş sistemini değiştirme konusunda ciddi bir çalışma başlıyor sanki. MEB; bu konuda çalışmalara başlamış ve sınavı kaldırmadan, her öğretim yılı sonunda yapılacak bir sınav ve AOBP ile birleştirme ve en sonunda yine ÖSS’ye ekleme gibi şimdikiyle büyük farklılıklar göstermeyen bir sistemden söz etmişti. YÖK Başkanının yaptığı açıklamalar da çok net değil fakat tek ayaklı sınav en sonunda devrilecek gibi duruyor. Özcan’ın söylediği sistem anladığım kadarıyla şöyle işleyecek:

Önce değişik alanlar belirlenecek (Matematik, Fizik, Genel Kültür gibi) ve öğrenciler bu alanlar arasından 5 tanesini seçip bu sınavlara girecekler. Üniversiteler, hangi bölümlere hangi alanların puanıyla öğrenci kabul edeceklerini belirleyecek. Öğrenciler girdikleri 5 sınavın 3 tanesinden aldıkları puanlarla üniversitelere başvuracaklar. Ve üniversiteler bu puanlara bakarak öğrencileri kontenjanları kadarıyla kabul edecekler. En özü bu ama uygulama konusunda belirsizlikler kafa kurcalayıcı.

Mesela Özcan “Yerleştirme yine ÖSYM tarafından yapılabilir, ama Üniversiteler de yapabilir” diyor. Ama aslında çok önemli bir nokta bu. Eğer öğrenci kabul etme görevi üniversitelere verilecekse, üniversitelerin sadece puanlarına göre öğrenci kabul etmeleri beklenmemeli, üniversiteye seçim hakkı tanınmalı. Yoksa bu görevi üniversiteye yüklemenin bir anlamı kalmaz. Üniversitelere kendi öğrencilerini seçebilme hakkı verildiğinde ise bu sefer ülkemizin en büyük belası “torpil” tartışmaları çıkacak kesinlikle. Bu konuyu burada kesip daha sonra değinmek istiyorum. Açıklamalar üzerinden devam edelim.

Sınav yine tek mi olacak? Sorusunu Özcan “Tek ama istendiği zaman ve birden fazla girilebilen bir sınav öngörüyoruz” diyerek yanıtlamış. Asıl kargaşa burada başlıyor, mesela öğrencilere sınavlara 2’er kere girme hakkı tanıdık. Öğrenci zaten 5 farklı sınava girecek ve her birine 2’er kere girdiğini varsayarsak öğrencimiz 1 yerine 10 sınava girmiş olacak. Bir de sınavların okul açılmadan yapılacağını söylemiş Özcan. Ayrıca sınavların ya sadece Ankara’da ya da belirlenecek merkezi birkaç vilayette yapılmasından yana olduğunu belirtmiş. Ve bunları ardı ardına sıraladığımda sayın Özcan’ın belirttiği “Psikolojik Stres azalacak” tahmininin tam tersini seziyorum. En azından alırsak 5 ayrı sınav için harcanacak çaba, bunun yanında her sınavın başvurusu, eğer sınavın yapılacağı vilayette ikamet etmiyorsa öğrenci, en az 5 kez gidilecek, kalınacak farklı bir il… Tüm bunların bir de maddi yönü hesaba katıldığında, hem öğrenci hem de veli açısından stresin daha yoğun yaşandığı bir yıl görüyorum ben büyük resimde.

Sınav soruları nasıl olacak? Özcan, “Onu kaldıran konularda tüm sorular açık uçlu olacak” demiş. Açık uçlu sorular olacağı için Optik Okuyucular devre dışı kalıyor. Bu durumda kağıtlar tek tek okunarak değerlendirilecek demek oluyor. Bu sınavların değerlendirmesini hangi uzmanlar yapacak? Değerlendirmedeki objektiflik nasıl sağlanacak? Bu sınavlarda puanlama nasıl yapılacak? Ve bunun gibi yine bir çok soru geliyor aklıma ama uzatmayacağım yine.

En çok beğendiğim yön ise alan ve katsayı gibi gereksiz şeylerin sistemden elenmiş olması. O çok değerli olması gereken Meslek Liselerinin değeri geri verilir böylece. 15 yaşındaki bir çocuğa “mesleğini bugünden seç, ona göre ders vereceğiz” dayatması tarih olur. Ve çok uzun yıllar önce abimin meslek lisesinden mezun olup hukuk okuyarak çok başarılı bir avukat olması bugünkü gibi eski ve güzel bir hatıra olarak anılmak yerine nice kez tekrarlanabilir.

En sona kafamı en çok kurcalayan durumu bıraktım. Tüm bu sistemde yine Ortaöğretim Kurumunun yeri yok. Yine sınavlar var ve yine dersaneler olacak bu durumda. Tüm bu sınavlı mınavlı sistemler yerine sadece ortaöğretim performansına (bakınız not veya ortalama veya şu puan bu puan değil: PERFORMANS) ve öğrencinin ilgi ve yeteneklerine bağlı olarak yüksek öğretime geçilecek bir sistem düşünsek. “Diğer ülkelerde nasıl oluyor yahu?” diye bakıp bakıp kopya çekmek yerine, kendimiz baştan bir sistem yaratsak, bu sistemi ihraç etsek… Hiç mi eğitim bilimcimiz yok, hiç mi profesörümüz, uzmanımız, akademisyenimiz yok. Çok mu zor yoksa ben mi çok hayalperestim? Nedir?

Not: Çok acele yazdım, hatalar ve eksiklikler olabilir. En kısa zamanda üstünden tekrar geçeceğim, sizlerin katkılarını da bekliyorum.

Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar hakkında.