Kategori: Yazılı Sanat

Bir gün Okur musun Bu Yazıyı?

Bir gün hayatımdan öldürürcesine çıkacaksın. Ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni… Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor. Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım. Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında… Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur, da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir. İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara. Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği.

Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi…

Islanmadan yürüdüm bugün,
öylece bekledim ıslanmadım işte
beklemek geldi içimden
o ince parmaklı, o güzel kızı
hayalin düşe geldi birden aklıma
ayak izlerimizi aradım,
kırık minarenin ara sokağında
ne kadar ürkek, ne kadar ürkek basmışız taşlara
sanırım üşüdüm olacak biraz
elini tutmak geldi içimden,
yokladım ceplerimi bir bir
yoktu işte hiçbir yerde,
o ince parmaklı, o…
önüme çıkan ilk kalabalığa atasım geldi kendimi
bilsen nasıl yalnızım şimdi, bilsen nasıl…
Öylece dolaştım bir bir
ayak bastığımız bütün sokaklarda
şu kaldırımlar var ya,
ah şu kaldırımlar; pek kaldıramamış bizi
ama olsun biz bile kaldıramadık birbirimizi
önüme çıkan ilk parkta cay ısmarladım ikimize
gölgeni aldım karşıma, dertleştik biraz
elim pek varmadı telefona
arasamda, konuşmadan kapatıyordum nasılsa
‘aradığın kişi yok’ diyordun
konuşsam da, sussam da…
Saatlerce sustum ikimizin yerine
en çok senin yerine sustum sesimi
yağmur konuştu, ben sustum
ben sustum, yağmur konuştu
fazla susamadım,
sana benzeyen ilk kıza, selam veresim geldi
ama hiç bir kız sana benzemedi…
Sana benzeyen bir şeyler aradım,
odama ayak bastığımda
‘keşke birini olsun yakmasaydım’ dedim
yazdığın mektubun kalmış sadece
atmaya kıyamamışım herhalde
nasıl etkiledi beni, ah nasıl bir bilsen
en az ilk okuduğum kadar…
ne güzel başlamışsın mektuba
çok şiir yazdım ben,
ama hiç bu kadar güzel başlamadım
belkide kaçmalıyımdır sana benzeyen her şeyden
bir çiçekten belki, yada ne bileyim…
Ama boş ver…
Hep diyordun ya: ‘gözünde hüzün var’
ama gözümde nem görmemişsin
yoksa, yağmuru yar eder miydim gökyüzüne
şimdi biri viranesin, bir aşktan geriye kalan
ve onarılması imkansız olan…

yukarısı güneş ülkesi;
küflü hükümlerin adaleti
yedi ortalı bir çeşitkenar…
çelik bir azametle korunan tepe
üstünde solucanlar,
cömert dudaklar,
anarşi aşklar…

aşağısı duman ve sis;
destansı bir harmoni
yedi çehreli bir eşitkenar…
dalgın ve korunaksız bir bahçe
üstünde ağaçlar,
bilge uzun çınarlar,
akustik sevdalar…

yukarısı bilgiç
yukarısı bozgun
ve dinamit…

aşağısı berrak
aşağısı beşer
ve dinamik…

ey sevgili duy sesimi…yoksa!!!

Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi vardı avuçlarımda o gece… Hayallerim gözümün önünde dans etti… Düşlerimdi gökyüzünden bana göz kırpan, yıldızlar değil; yalnızlığımda… Oysa aşk iki kişilikti…

Çayım vardı; bir kupa elimde, diğer elimde ise o gece yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi… Çiseleyen yağmur bile ürpertemedi bedenimi; hayalin gibi… Bense yalnızdım; yokluğunda… Sadece yalnızdım işte bu aşkta, oysa aşk iki kişilikti…

Denizin dalgalarımıydı azan; içimde ki volkanlar misali… Oysa içim azdıkça, sustu dudaklarım… Ben sustum, bulutlar haykırdı isyanımı… Şimşekler vardı yüreğimde ürkütücü! Korkutan… Sadece ben duydum, ben hissetim içimdeki yalnızlığın sesini… Dudaklarım suskun, gözlerimde yaş… Sen ise sadece yoktun! Sadece yok! Oysa ölümdü tek başına yaşanan, aşk iki kişilikti…

Gökyüzü bir kızardı, bir kapkara oldu saçların gibi… Bak, o bile seni hatırlattı bana, gözlerinin karası gibi… Gözlerin gibi öfkeliydi yıldırımlar o gece… Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesiydi elimdeki, elimde hayallerim bile yitmişti… Umutlarımdı yanımda olan nicedir, hayallerim ve düşlerim… Ne zaman terk ettiler beni, hiç bilemedim… Sense sadece yoktun, SADECE YOK! Oysa yalnızlıktı tek başına yaşanan, aşk iki kişilikti…

Ellerimdeki yağmur tanesini bıraktım denize, özgürlüğüne kavuşsun diye… Büyüdü, büyüdü deniz oldu… Sonra deniz büyüdü büyüdü okyanus oldu… Okyanuslar geçilmez, dağları aşılmazdı ve kırılmış kalbim bir düşman gibi seni andı… Sense sadece yoktun… Sadece yok!

Bıraktım kalan son hayallerimi de özgürce gökyüzüne… Özgürce döndüler önce başımın üstünde sonra uçtular semaya… Bir öpücük kondurdum her birine, kokumu sana taşısınlar diye… Duydun mu?

Sen ise sadece yoktun bu aşkta, sadece yok… Bense, iki kişilik yaşadım bu aşkı, yorgun bir kambur gibi üzerimde, BİR BASIMA KATRAN GECELERDE! Senden kalan son hatıraydı, yüreğimdeki AŞKIM; onu da semaya bıraktım… ÖZGÜRCE! Geriye kalan sadece CAN kırıkları!..

HANİ, ÖLÜMDÜ BİR BAŞINA YAŞANAN, AŞK İKİ KİŞİLİKTİ?
yalan mıydı
L

İçimden kopup gelen bir korkuydu sana aşık olmak.
Dalgalarına kapılıp sürüklenmek bir sal gibi ufka doğru.
Bu yüzden gecelere gizlerdim gözlerinin eşsiz ışıltısını.
Geceleri dizelere gizlerdim sonra.
Saçlarından yola çıkardım sessizce.
Uzun ve yorucu bir yolculuk olurdu parmaklarıma.
Yumuşak dokunuşlarda alevlenirdi dudakların.
Dudakların İstanbul

Dudakların Çanakkale
Dudakların içimi ısıtan bir masaldı annemden dinlediğim.
Bütün bir gün seni seyredebilirdim.
Gözlerin gözlerimde yankılanırdı.
Gözlerim sessiz çığlıklarla gözbebeklerine koşardı.
Kaybolurdum.
Her defasında çekip çıkarırdın beni
acının derinleştirdiği dipsiz kuyulardan.
Beni “SENİN leştirirdin”.
Dudakların ateş, dudakların volkan gibi yakardı.
Ruhum yükselmek isterken ölüme,
her defasında beni çeker alırdın.
Dudakların alırdı beni, gözlerin alırdı.
Benliğim olurdun.
Yüreğim olurdun.
Gökyüzünden bir parçaydın sen.
En güzel maviden kesip almıştım seni.
O günden beri sonsuzmuş gibi meydan okuyup her kıyamete,
dilek yerine seni tutmuştum yıldız geçişlerinde.
Her seni dilediğimde daha çok senin olmuştum.
Uzaklardan, nehirlerden bir şarkı mırıldanıyor yalnızlık…
Soğuk gecelerden biri
Soğuk ve sensizlik dolu
Saçların, ellerin yok yanımda
Sensiz ölüm gibiyim…
Gözlerinin dokunduğu her yer acıyor bebeğim.
Biliyorsun sensin silemediğim aklımın en uzak köşelerinden.

05.11.2007

Şırnak / Gabar

acı acıyı besliyor; yara yarayla birleşip deşiyor ciğerimi. güneş kuytu köşelere kaçıyor; göçüyor buralardan; başka bir diyarın bronz madalyası olmaya gidiyor. çelik bir grilik dolduruyor üstümüzü; mıknatıs parçaları düşüyor yukardan; parçalıyor tenimizi; hayat çelik bir grilikte yeşil seraplar gördürüyor; mavi hayallerle süslüyor işkencemizi.

yara yarayı besliyor ve koyu kırmızı bir kan kaplıyor tenimizi. soğuk ve ıslak kalıyoruz ter içinde; tüylerimiz bir kaktüsün dikenleri gibi dokunanı zehirliyor…

yara yarayı besliyor ve yarılıyor çelik grilik; bir ejderha uzatıp başını düşlerimize var gücüyle bağırıyor; ateşler saçılıyor ağzından; terimiz ıslanıyor ve ıslak kalıyoruz yine, tüylerimiz ateşe değen saman gibi yanıyor. mavi hayaller çöküyor ve çelik griliğimize açıyoruz gözlerimizi…

ve insanlar görünüyor; hepsi ayrı kabukların altında birbirine benzeyen…

ve insan ister istemez sürü içine karışıp alçılıyor siyah tüylerini beyaza bulanmak için…

ve insanlar görününce çoğu kez bir ağrı saplanıyor mideme; içim kalkıyor elimde değil… her ağızdan çıkan tanıdık cümleler ve hep bacakarasından kurulan hayaller… ununu eleyip eleğini asmış bir gelecek nesil uygun adımda geliyor üstümüze. bir gelecek görünüyor ki karanlık ve sisli… gelmemesi gereken bir gelecek geliyor küfürbaz ve ateşler saçarak ağzından….

burada yarısı bitmiş bir çürük elmadan ısırıklar almaya devam ederken; hayat ıslak işte; içimde ürpertiler ve bir yağmur kalmış; yeşeren beynim solmak üzere… ve böyle ağlarken içten içe özlüyorum kendimi; ben nerdeyim neden böyleyim diye ısırıyorum bir parça daha. ağzımda kurdun vücudu; tadına bakmadan tükürüyorum günleri; tatsız bir işkence bu: acı yok tatlı da…unutulup gidecek silik günler yaşanıyor. silik ve sink yaşanıyor. silinmeye mahkum bu günlerde sahte gülücükler ve herkese benzeyen kuru bir maskeyle harıyorum kendimi bu ellerde… kendi kozamı örmüş ve olabildiğince steril; kalabildiğimce temiz kalmaya çalışıyorum…

kırık bir dal gibiyim
bir çınarın tepesinde;
rüzgar eser, kuşlar geçer
gelir konar üstüme…
gece tam üstümde dolunay
hilal-yarım ay
gündüz güneş, bulutlar;
yarım kayıp; yarım düşmüş,
yarım beni yerde arar!

kırık bir dal gibiyim
bir çınarın tepesinde…
kuşlar geçer sorarım:
“Benim yarım nerede?”
yarım kayıp, yarım düşmüş,
ben nedeyim artık bu cehennemde!

Yalnızlık tadında bir gecenin içindeyim. Sigaramın ucunda kıpkırmızı bir ateş. Odamın duvarlarından yankılanan notalar; gitarın iç gıcıklayıcı sesi; hüzün, sevinç, hüsran, umut, umutsuzluk… Karmakarışık bir dünyada darmadağın bir haldeyim… Orada olma isteğim tüm damararımdan fışkırıyor… Gökyüzünde asılı kalmış yıldızlara haykırıyorum öfkemi, çaresizlikten…. Uzun uzun dalıyorum bomboş bir sayfaya… Sonra….

Sonra yazdığım herhangi bir harf gibi şekilsizleşiyorum. Sanki sigaramı ben içmiyorum, o beni içiyor, yağmur yağmıyor benim eriyen, yıldazları gözleyen ben değilim onlar beni izliyor….

Büyük bir ürkeklikle yazıyorum ve bir huzursuzlukla yaşıyorum. Unutulmuş anılar buluyorum her elimi attığım yerde. Ve yaşanmamışlıklar suçlayan gözlerle bakıyorlar geçmişime. Geleceğe doğru fırlatıyorum izmariti, bir kabus olup beni geçmişime kovalıyor. Çekip alamıyorum kendimi geçmişimle duruşumdan. Yenmiyorum, yenilmiyorum… Saldırmıyor, saldırıya uğramıyorum. Dudaklarımdan bilmediğim bir şarkının sözleri dökülüyor ve her bilinmeyenden korktuğum gibi her bir sözcüğümden korkuyorum. Karmakarışık bir iklimde benzeri olmayan bir bitkiyim; mevsimsiz soluyor aniden yeşilleniyorum. Gülerken ağlıyor bakarken görmüyorum. Yağmurda ıslanmaktan mutlu oluyor, aydınlıkta tedirginleşiyorum… Uzun süre susuyor birden haykırıyorum ya- sesim duyulmuyor, kayboluyor sesim, bulamıyorum…

gecesi gündüzünden sıcak bir şehirdeellipsis
seni düşünüp üşümek de varmış..
her yangın bir gün dönermiş külüne
ve herşeyin değeri külü kadarmış…

oysa sen ne ateşler dondurdun
bakışınla…
ve sen ‘gelecek zamanı’ durdurdun
kaçışınla…

ki sen şimdi kimbilir nerdesin
ve sen seviştikçe bakire
nefretin kadar fahişesin…

temmuz-2003

ne ayrılıklar hüzünlü eskisi gibi
ne de kavuşmalar mutlu ediyor beni
hayatım boş bir kovan
ben hedefini şaşırmış mermi
oysa ben yağmurda ıslanmaktan hiç korkmadım
hiç korkmadım güneşin doğuşunu izlemekten
hiç dilek tutmadım
ne zaman yıldız kaysa;
ağladım…

oysa ben yağmurda ıslanmaktan hiç korkmazdım
hiç utanmazdım ağlamaktan
şimdi bir damla yaş düşmüyor gözlerime
yanmaktan….

ne ayrılıklar hüzünlü eskisi gibi
ne de kavuşmalar mutlu ediyor beni
ateşlerde boğdum içimdeki nehirleri…

şimdi gitsem gitmek kalırım
şimdi gitsem
yangınlar söner burda
gittiğimle kalırım…

/şimdi bir damla yaş düşmüyor gözlerime
yanmaktan
ve artık korkuyorum
yağmurda ıslanmaktan…/
Depresif Günlük, 2006 yılının Şubat ayında, yazarının garip ruh halinin sonucunda doğdu. Tıpkı yazarı gibi aynı adreste uzun süre kalamadı hiç; en sonunda şu anda misafiri olduğunuz yuvasını bulana dek. Yazar hakkında.